‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’ Bir dakika Bambi!

Perihan Mağden’in aynı adlı eserinden uyarlanan ‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’, Netflix’te ilk sezonuyla yayınlandı. Yönetmenliğini Umut Aral ve Gökçen Usta’nın üstlendiği, senaryosunu Ertan Kurtulan’ın kaleme aldığı dizide başrolleri Melisa Sözen ile Eylül Tumbar canlandırırken, soluk almaksızın geçmişin hayaletlerinden ve acı olaylardan kaçan bir anne kızın duygusal hikâyesi işleniyor.

ORMANDA, EN KUYTU KÖŞELERDE ÖLÜMÜNDEN IRAK YA DA ÖYLE SANARAK

Dizinin konusunu kısaca özetleyelim. Gerçek adlarını öğrenemediğimiz anne ve bambi, sahte kimliklerle dolaşmakta, otel otel gezip göçebe bir yaşam sürmektedirler. Dünyanın hemen her yerinde bulunmuş, lüks otellerde en iyi odalarda kalmışlardır. Konforlarından asla vazgeçmezler. Gittikleri otellerde aylarca kalmakta, yarını düşünmeden dünden kaçmaktadırlar. Düşmanları belirsizdir; imgeler vardır, anılar ve çağrışımlar… Anne siyah bir Mercedes görünce babasını hatırlar. Bu makam arabası ona güçlü ve zalim ailesini, özellikle eli her yere ulaşan nüfuzlu babasını anımsatır.

Bambi, istenmeyen bir yavrudur. Annesi bile ona ilk yaklaştığında tereddüt etmiş, evladını bırakmayı düşünmüştür. Ancak zamanla birbirine bağlanan anne kız, bir yandan aileden kalan mirası tüketip bir yandan da karşılarına çıkan yeni zorluklara karşı kendilerini savunmaktadırlar. Bir bambinin pençesi yoktur ama annesi onu korumayı bilir. Aralarındaki ilişki dış dünyaya kapalı, yabanıl, yer yer hastalıklıdır. Dayanışmaya girip birbirlerini, sırtlarını yaslayacakları duvar bilen, kimseye güvenmeyen ikili yıllar içinde köşeye sıkışmış, kendi duvarlarına hapsolmuştur. Bankada yaşadıkları talihsizlik sonrası paraları biten anne kız iyice çaresiz kalır. Artık gerçek dünyanın gerçek ormanında, yaşam savaşının ve kitabın (Bambi öyküsünün) ortasındadırlar.

BAMBİ KORKTUĞU İÇİN Mİ KAÇAR, KAÇTIĞI İÇİN Mİ KORKAR?

Böyle özetledik ve bir savaşın ortasında kalışlarını parasız kalmalarına yorduk ama bu yargı pek doğru sayılmaz. Dizi boyunca anne ile bambi en huzurlu günlerinde dahi her ne kadar servetlerinden üzerlerine bir zırh örseler, bir görünmezlik pelerini örtseler de ormanın tehlikelerine maruz kalıyor, kâh meraklı gözlerin kâh art niyetlilerin hedefine yerleşiyorlar. Otelin parlak döşemesine attıkları her adım aynı zamanda bir dalın kırılmasına, bir gazel hışırdamasına sebep oluyor. Yürüdükleri koridorlar, yemek için oturdukları masalar, havuz kenarları, plajlar… Hiçbir yer tekin değil. Havaalanları da dâhil dünya üzerindeki tüm topraklar onlar için bir tehdit unsuru… Anne kız sürekli kaçıyor ve “tavşan korktuğu için mi kaçar, kaçtığı için mi korkar” ikilemini gündeme getiriyor, tavşan yerine bambiyi yerleştiriyorlar. Şüphesiz somut sebepler var. Hele annenin işlediği cinayetler sonrası haklarında yakalama kararı çıkıyor, peşlerine polis ekipleri düşüyor ama kaçış hâli hastalıklı bir dereceye varıyor ve artık yaşam biçimine dönüşüyor.

.

‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’ bir duygu dizisi… İsmiyle müsemma her kareye kaçış duygusunun hâkim olduğu bir dizi izliyoruz ve anlatı bu yönüyle başarılı. Anne hep diken üstünde, yavrusunu tüm maddi ve hayali kötülüklerden saklama uğraşında. Bu uğraş yorgunluğu da getirirken annenin yorgunluğu, duygusal yoğunluk tempoya olumsuz yansıyor. Şüphesiz eser bir soruyu öne çıkarıyor ve bu soru da sorgu içermekte ama dizi zaman zaman yanıt vermektense soruyu yineleyerek kendini bir döngüye hapsediyor. Kaçış, anne kızın bir labirentte koştuklarını hissettirdikleri sahnelerde boşa düşerken kahramanlarımız öte yandan geçmişin travmalarını yüklenip daha fazla sendelemeye başlıyorlar. Kapıların yalnızca intikamlara ve nihayet “babayla hesaplaşma”ya açıldığı, annenin öldürerek rahatlayabildiği adrenalin yüklü bir anlatıda seyircinin yorulması ve bir süre sonra kaçışı (öyküyü) bırakıp sadece seyre dalması da kaçınılmaz. Bu seyrinse zaman zaman sıktığını söylemeli. Çok fazla duyguyoğun sahne çekildiği için tempo yeniden yükseldiğinde ahenk yakalanamıyor. Aksiyon sahnelerinden sonra uzun uzun hesaplaşma sekansı yahut anne kız yakınlaşması izlediğimizde akışa ayak uyduramıyoruz. Duyguda yoğunluk yaşanmasına karşın bir senkron sorunu mevcut. Dizide mantığa aykırı, çözülmemiş düğümler de var. En önemlisi kaçışın sebeplerini tam manasıyla kavrayamamamız. Geçmişte yaşananlar ruhta hasar açmış; ilişkiler bozulmuş, annenin çocuğuna yaklaşımını incitmiş, çocuktan bir bambi, anneden bir “canavar” yaratmış. Ancak somut sebepler ortaya çıkana değin anne kızın neden hep teyakkuzda olduğunu, münzevi bir yaşam sürdüğünü kestirmek zor. Her seferinde polisi atlatmaları da akıl kârı değil. Hele otele baskın yapılan kısım evlere şenlik! Lobide saklanan anne kız, birkaç saat sonra taksi çağırıp ayrılıyor. Işıkları açtırıp lobiyi aramamalarını geçelim, polis bir araç bırakmayı akıl edememiş mi? Bütün otellere fotoğrafları gönderilen anne kızın, yakalama kararının ötesinde artık bir ava konu olduğu şartlarda en ucuz pansiyonda bile kalmaları mümkün değil. Oysa cinayet işlemelerine karşın uzun süre kaçabiliyor, otel değiştirebiliyorlar. Yunan adasına kaçmalarına hiç değinmiyorum. Fantastik bir yapımda dahi sırıtabilecek bir kaçış bu. Falezden atlamalar, yüzmeler falan.

‘KUSURSUZ BİR PLATFORM İŞİ’ OLARAK ‘BİZ KİMDEN KAÇIYORDUK ANNE?’

Anlatısındaki sorunlara karşı dizi dört dörtlük bir platform işi görüntüsünde. Bu görüntüyü biraz açayım. Öncelikle yapım, yayınlandığı platformun “hafta sonunda bitirin” sloganının/kategorisinin hakkını veriyor. Zaten cuma günü (24 Mart) erişime açılıp ilk üç günde 19 milyon 410 bin saat izlenmesini başka türlü açıklayamayız.(i) Fakat bu kaptırıverişin sebebi yarattığı heyecan ve meraktan ziyade hafta içine sarkacak bir öyküsünün olmaması. Diziyi “kaçış nasıl sona erecek” merakımızı yenmek için değil bir an önce bitsin diye izliyoruz. Kaçan kovalanır hesabı… Seyirci namına bu psikolojik tuzağa çekiliyor, kendimizi finali kovalarken buluyoruz! Kaçış ve onu besleyen duygular o denli yoğun ki bitsin istiyoruz. Nasıl olursa olsun dizi kendini bir biçimde seyrettiriyor. Bu duygu yoğunluğundan hareketle öykünün platformlara sızmış tipik televizyon anlatılarından ayrıldığı görülüyor. ‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’, kurduğu çatışmalar özelinde incelenmeye değer zira geçmişi ve güncel problemleri yan yana dizerken birbirine bağlama ihtiyacı duymuyor. Bu durumu “eksiklik” şeklinde saptayıp öykünün seyirciye geçmesi noktasında sıkıntı yarattığını söyleyebiliriz ancak anlatıya katkısı daha fazla denebilir. Geri dönüşleri kararında tutup günümüzde geçen çatışmanın, gündelik çekişmelerin, hayatta kalma mücadelesinin önüne geçirmiyor. Öykünün dallanıp budaklanmaması, bir travma tarif edilip etrafında dönülmesi kaçış duygusunu da güçlendirmiş. Bu ısrarda, sadelikte bir çevrimiçi üslubundan söz edebiliriz. Alışageldik öykü akışıyla ilerlemektense klasik anlatıyı taklit eden fakat gelişmeyen bir anlatı sunuyor dizi. Bu bilinçli güdüklük dizinin artısı…

Üçüncüsü dizideki anne kızın kompozisyonuna televizyon ekranlarında sık rastlamıyoruz. Bu dayanışma, dahası kader birliği anaakım kanallardan ziyade sinemada karşımıza çıkacak türden. Televizyon anne kızdan müthiş bir dram, bol ağlamalı sızlamalı sahne çıkarırdı. Yeni Kemalettin Tuğcumuz olan Gülseren Buğdaycıoğlu dizilerinde derin süsü verilmiş kof açıklamalar, üstünkörü çekilmiş öyküler, öykücükler izliyoruz. ‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’ bu basitliktense masalsı bir arka plana yönelerek fark yaratıyor. Bambi’yi yozlaştırmıyor, kendi gerçekliğiyle kabul ediyor.

.

Son olarak dizide yer yer ‘The White Lotus’u andıran sahneler izlediğimizi belirtelim. Dizinin ışığı, rengi, mekân değiştirirken duygu durumunu gözetmesi, kapalı mekânlarda zihinlerde iz bırakacak nesnelere yakın plan girerek onlara bir işlev kazandırması ‘The White Lotus’ havası hissettiriyor. Tabii ‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’nin özgün bir hikâyesi var ve farklı bir noktaya sesleniyor ama çekim tercihlerinin yanı sıra ruhsal sıkıntıları, psikolojik hesaplaşmalarıyla da benzeştiğini söyleyelim.

Bu dört dayanaktan hareketle dizinin iyi bir çevrimiçi yapım olduğunu öne sürebiliriz.

MEKÂNLAR VE OYUNCULUKLAR ÜZERİNE

‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’ güzelim Ege kıyılarının dolaşıldığı, bol bol Aydın ve Muğla plakaları gördüğümüz, turistik beldelerin çarşılarında gezip lüks otellerin lobilerinde süzüldüğümüz bir dizi. Kaçış esnasında Kapadokya’ya da uzanılıyor ve havada leyleği değilse de balonları görüyoruz! Polis baskınının gerçekleştiği meşhur Splendid Otel ise Büyükada’da bulunuyor, yine bazı kovalamaca sahnelerinin adada çekildiği anlaşılıyor. Ege’ye Büyükada’nın karışması bir parça. Ekonomik kaygılar da gözetilmiştir muhakkak fakat Ege’de yeterince mekân bakılmadı mı acaba? Ya da kolaya kaçılıp ikonik bir otel mi tercih edildi? Doğrusu sadece otel değil, adanın çeşitli yerlerinde gezilmiş. Örneğin Âşıklar Tepesi ziyaret ediliyor. Anne kızın bir Yunan adasına da kaçtığını ancak bir süre sonra çalışmayı bilmedikleri(!) için babadan kalan son arsayı satmak üzere geri döndüklerini not edip mekân faslını kapatalım.

Gelelim oyunculuklara. İki başrol ekseninde 7 bölüm dizi çekmek, hele drama idare etmek hayli zorlayıcı. Tok, düşmeyen performanslara ihtiyaç duyuluyor. Melisa Sözen bu rol için yaratılmış gibi. Put kadar soğuk, olaylar karşısında serinkanlı. Çok iyi odaklanıyor. Kaçacaksa kaçıyor, intikam alacaksa alıyor. Buna karşın kızıyla girdiği ilişkide ve geçmişle yüzleşmede yani sıcak duygulara geçişte biraz yavaş kalmış. Aksiyon ile duyguyoğun sahneler arasındaki iletişimsizlik Sözen’in oyunculuğuna da yansımış. Nedir ki bu durum karakterine bağlı değerlendirilip sahiciliğini yitirdiği dokunuşlar hayatın yabancılaştırdığı karakterine yorulabilir. Sözen genel anlamda güçlü bir performans sergilemiş.

Eylül Tumbar ise dizinin sürprizlerden. Eskiden Ses dergisi ünlü edermiş, bu iş belli ki artık Netflix’e devroldu. Kendi yüzlerini çıkarıyor platform. Tumbar’ın ilk kamera önü deneyimi olduğunu öğrendik. İlginç bir yüzü var. Afra Saraçoğlu ile Seda Bakan arasında gidip gelen bir imajdan söz edebiliriz. Kesin olan şey ise masum çizilmesi. Amaç bu… Bambi diyorlar ona. Anne, doğası itibarıyla kızının etrafına etten duvar örüyor, her türlü tehdidi bertaraf ediyor. Evladı için bir işe girip çalışmak dışında yapamayacağı şey yok. Tumbar ise “bambi”de korunmaya muhtaç; hani biraz da el üstünde tutulmuş, güvenli bir yaşama duyduğu o özlemi ayrı tutarsak şımartılmış bir çizgide… Ondan beklenense bu sadeliği vermesi. Annesi tarafından çocuksulaştırıldığı için çocuk gibi görünmesi ve öyle duyması, o ölçüde tepkiler vermesi arzu ediliyor. Bu yönüyle sürprizlere kapalı bir oyunculuk düşmüş payına. Tabii tembellik ediyor Tumbar, role görüntüsü dışında pek bir şey katmıyor. Yine de gelecek vadetmediğini söyleyemeyiz. Tumbar’ın çok sorgulanan bir yüzü var ve bu sorunun sebebi salt bazı oyuncuları hatırlatması yahut bazı duyguları referans vermesi değil “kendiliğinden” bir tanımlanamayış bu. Kategorize etmesi güç. Çevrimiçi platformlar bu tür oyuncuları öne çıkarıyor, durağan sahneleri yüz hatlarıyla bir şeyler anımsatan oyuncularla doldurup âdeta bir resim sergisi gibi değerlendiriyorlar.

.

**

‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’ye dair sözü noktalarken ruhsal arka planda “kaçılan ve korkulan”ın bazı imgelerde belirmesine hatta maddi delillerle de desteklenmesine karşın bir gizem perdesinin hiç kalkmadığını vurgulamalıyız. Baba gölgesini polis çakarlarının aydınlattığı, geçmişin kötü anne enerjisine günümüzde kem gözlerin eşlik ettiği dizide esas sorunun cevabını alamıyor, koşmaktan kafamızı kaldırıp bir an olsun soluklanamıyoruz. Üstelik sorunun cevapsız kalması bir yana yapım da anne bambinin geçiştirmeleriyle finale uzanıyor. Finale kadar gelenler, o milyon saatlere ortak olanlar için dizinin dilinden söyleyelim: Bir dakika bambi, otelde izlersin!

[i] https://www.gazeteduvar.com.tr/biz-kimden-kaciyorduk-anne-izle-galeri-1610674

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir