‘Televizyon mucizeye, sosyal medya acıya odaklandı’

Aylin Dağsalgüler

Depremin bütün mecralarda gündemin birinci maddesi olduğu günlerde, herkes üzerine düşeni, elinden geleni yapmaya çalışırken, iletişim alanında çalışan akademisyenleri, kendi alanlarında ne yapılabilir diye düşünmek için çevrimiçi ortamda bir araya getirdik. Farklı mecralardan takip ettiğimiz haberleri, içerikleri konuştuk.

Prof. Dr. Halil Nalçaoğlu, Dr. Esra Ercan Bilgiç, Dr. Yusuf Yüksekdağ ve Dr. Sarper Durmuş ile gerçekleştirdiğimiz bu sohbetin amacı Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı bu en büyük afetin nasıl bir iletişim ortamında bize sunulduğunu tartışmaktı. Bu sohbeti gerçekleştirdiğimiz sırada bir yanda enkazın altındaki yakınlarının cenazesini bekleyenler, bir yanda da enkazı hızla kaldırıp inşaatlara başlama hevesindekiler vardı.

Siyasette ve medyada ‘asrın felaketi’ olarak çerçevelenen bir dil oluştu. 1999 yılındaki depremde de aynı tanımın kullanıldığını biliyoruz. O döneme göre daha fazla mecramız var. Elimizde, önümüzde daha fazla ekran var. Ve iletişim artık tek yönden gerçekleşmiyor. Bu kalabalık ortamda toplum olarak ne durumdayız?

Halil Nalçaoğlu

Halil Nalçaoğlu: Şu anda Türkiye olarak çok büyük bir olay yaşıyoruz ve sanırım ne kadar büyük bir olay yaşadığımızı tam anlayamıyoruz da. Burada gerçek bir felaket var ve bunun sonuçları dalga dalga, topluma, insanların psikolojisine, ekonomiye, siyasete, demografiye, kültüre kadar her alana yansıyor. Kısacası bundan etkilenmeyen bir bölge, bir alan var mıdır bilmiyorum. Bütün bunların yanında siyaset, ekonomi, demografik hareketlenme derken iletişimciler olarak bugün bir araya gelme nedenimiz biraz olayı iletişim perspektifinden irdeleyebilir miyiz diye düşünmek istiyoruz sanırım. Biraz genel başlayayım. Yani biraz belki malumun ilan olacak ama, Türkiye’de çok ciddi bir iletişim problemi var. Bunu iki katmanda inceleyebiliriz. Bir tanesi yaygın iletişim; bir mesajın bir yerden bir yere gitmesi diyeyim. Yaygın kelimesini olumsuz anlamda kullanmıyorum. Matematiksel iletişim kuramındaki tanımıyla iletişim demek istiyorum. Biliyoruz ki bu temel sinyal aktarım olayı, mobil iletişim ağları anlamında, deprem bölgesinde hâlâ olamıyor maalesef ve bu çok büyük bir problem. İkincisini iletişimin bir başka tanımından, bir başka iletişim yaklaşımından yola çıkarak saptayabiliriz. Burada iletişimin kurucu işlevi diyebileceğimiz ve tek tek insanların, bireylerin içinde var oldukları dünyayı, çevrelerini anlama ve anlamlandırma pratiklerini kastediyoruz. Burada da bir problem var… Sözünü ettiğim ilk problem, kabaca bu toplum sayesinde çok büyük ekonomik varlıklar haline gelmiş olan telekom şirketlerinin bir afette daha yeniden işlevsiz kalması daha detaylı konuşulabilir. Ama bahsettiğim ikinci büyük probleme özellikle odaklanmakta belki yarar var. İletişimin kurucu işlevi derken neyi kastediyorum? Burada ne var karşımızda?

‘TÜRKİYE OLARAK İKİNCİ BİR METEORU BEKLİYORUZ’

Burada, Naci Görür Hoca’nın da söylediği bir büyük deprem realitesi var. Durumu aktarmak için realite ya da gerçeklik kavramını kullanıyor, deprem gerçekliği diyor. Hoca diyor ki bu enflasyondan da işsizlikten de daha önemli ve öncelikli. Hangi partinin iktidar olduğundan da önemli. Çünkü bu, felaket filmlerinde yerküreye bir meteorun yaklaşması gibi bir şey. Bu durumda hiçbir şeyin önemi kalmıyor doğal olarak. Bir meteor yaklaşıyor Türkiye’ye, daha önce de yaklaşıyordu. Çarpıyor, yakıp yıkıyor, herkesi, her şeyi etkiliyor. Sonra işte tırnak içinde yaralar sarılıyor. Ve sonra toplum ve toplumu yönetenler ikinci meteoru beklemeye başlıyor. Özetle şu anda biz Türkiye olarak ikinci bir meteoru bekliyoruz. Beklerken hızlı, kapsamlı, etkili önlemler alıyor muyuz? Hayır, almıyoruz. Neden?

Acaba Profesör Görür’ün ifade ettiği anlamın kurulmasında mı bir problem var? Ben bunu anlamaya çalışıyorum. Şimdi bunun olup olmadığını anlamak için de nereye bakacağız? Yaygın iletişim modalitelerine, yaygın iletişim mecralarına, işte sosyal medyası, televizyonu, dijital platformlardaki yayınları, podcastleriyle, aklınıza gelebilen her türlü iletişim pratiğine, WhatsApp gruplarına belki Telegram’a bakmamız gerekiyor. Çünkü kısacası enformasyonun üretildiği, dağıtıldığı, tüketildiği her mecra aslında bizim bu realiteyi anlamamıza, olduğu gibi kurgulayabilmemize katkı veriyor.

Bunu sadece başka alanlardan soyutlanmış bir iletişim problemi olarak da göremeyeceğimizi belirtmeliyiz tabii. Örneğin istediğimiz gibi değil ama acaba bunun yerine nasıl bir gerçeklik kuruluyor? Belki bugün bunu da konuşacağız. Örneğin ben 1999 depremini de çok iyi hatırlıyorum. İzmir depremi yakın zamanda, tabii onu daha iyi hatırlıyorum. Denizli, Elazığ aklınıza gelen bütün yakın dönem depremleri hatırlıyorum. Doğrusu bugünkü iletişim kipinde öncekilere göre bir değişiklik görmüyorum. Hep aynı şeyler oluyor. Binalar çöküyor. Enkaz altında insanlar var. Toplum ‘kenetleniliyor’. Bir yardım seferberliği başlıyor. Devlet harekete geçiyor. İşte enkazlar kaldırılıyor. Kahramanlar yaratılıyor. Müzik eşliğinde sunuluyor bunlar da. Sonra yardım paraları, vergiler toplanmaya başlanılıyor. Bir yara sarma psikolojisiyle hepimiz olduğu gibi destek olmaya çalışıyoruz o bölgelere. Ve giderek sönümleniyor bu.

‘ÖNCE İNKAR, SONRA ÖFKE, ŞİMDİ PAZARLIK…’

Bakın bir hafta on gün geçti şimdiden hafif hafif sönümleniyor ilk tepki. Özel yayınlar bitti. Milli yas yedi gündü. Yavaş yavaş artık normalleşmeliyiz psikolojisi egemen olmaya başlıyor. Sanki adeta travmanın aşamaları gibi. Önce inkar, sonra öfke, şimdi galiba pazarlık aşamasına geldik. Ondan sonra bir bunalıma gireceğiz. Ve sonra uyum sağlayacağız. Ve yeni meteorumuzu beklemeye başlayacağız. Yani sanki bu süreç travma teorisinin anlattığı gibi sürüyor. Bu aşamaları geçerken olup biten şeylerde ben bir değişiklik gözlemlemiyorum. Doğal olarak biraz karamsarım. Sonuçlarında da bir değişiklik olacağını yani Profesör Naci Görür’ün bahsettiği realitenin amiyane tabirle bizlerin ve yöneticilerin kafasına ‘dank edeceğini’ zannetmiyorum. Dijital iletişim çağında dünya tasavvurumuz içine girdiğimiz bu iletişim süreçleriyle şekilleniyor. Zaten ben iletişimi ‘toplumsalın kurucu unsuru’ olarak tanımlıyorum. Böyle bir toplumsal kuruluyor bu iletişimle. Ve hep aynı şekilde kurulduğu için de önemli bir değişiklik de karşımıza çıkmıyor. Karamsar başladım biraz ama açıkçası gördüğüm biraz böyle.

Daha özelde tabii beraber tartışacağımız bir sürü problem var. Onların da başlıklarını söyleyeyim. Girersiniz girmezsiniz ayrı bir mesele. Afet pornografisi diyebileceğimiz bir şey olup bitiyor. Müthiş bir kutuplaşma var. Aynı şeyleri seyretmiyor toplum. Dijitalde olanlar başka şey seyrediyor. Ulusal kanalların yarısında başka öbür yarısında başka şey seyrediliyor. Yani iki farklı deprem kurgulanıyor demektir bu. Etik bir sürü problem oluyor. İşte mahremiyetler ihlal ediliyor sürekli olarak…

‘DEPREM NEDEN GAZETECİYE İHTİYACIMIZ OLDUĞUNU GÖSTERDİ’

Toplumsalın kurucu öğesi iletişim eğer hep aynı şekilde kuruluyorsa ve tüm bilgiler aynı çerçeveyle sunuluyorsa, siz de karamsarım dediniz ama, bunu aşmak için, unutmadan iyileşmek için medya hiç aracılık etmeyecek mi? Medyanın böyle afet, kriz zamanlarında bir arada tutma, kutuplaşmayı önleme ve birleştirici olma gücü varsa onu aslında yaratamayan bir medya çıkmış oluyor. Başka bir önemli kavram da sizin söylediklerinize de ek dezenformasyon. Kriz, kaos ve afet zamanları dezenformasyonun, yanlış bilginin hızla yayıldığı zamanlar. WhatsApp gruplarından gönderilen komplo teorilerini ses kaydı veya video ile yaygınlaştıran ve inananlar var. Şimdi öyle şeylere şahit oluyoruz ki hepimiz insanız ve hepimizin kırılma anları var. Geleneksel medya da bunu yaymaya aracı oluyor. Medya okur-yazarlığı konusunda da çok ileride olduğumuz söylenemez. Bu konuda neler yapabiliriz?

Sarper Durmuş

Sarper Durmuş: Bu soruyu deprem bölgesinden haberleri nasıl aldığımızı anımsayarak cevaplamaya çalışalım. Önce televizyon; haber kanallarının ekseriyeti mucize kurtarma haberlerine odaklandı. Durumun vahimliğini gizlemeye, arama-kurtarma ve yardım çalışmalarındaki büyük aksaklıkları örtmeye çalıştılar. Felaketin boyutları o kadar büyük ki bunu birinci elden gören iktidar medyası muhabirlerinin satır aralarında bile olsa olayın ciddiyetini aktarmak durumunda kaldığını gördük. Öte yandan, sosyal medyaya bakınca acı içinde yardım isteyen insanları gördük. Twitter ya da Tik Tok’ta duyduğumuz sesler bize olayın vahimliğini gösterdi. Zaten, muhalif haber kanallarının da sosyal medyadan gelen içerikleri sıklıkla kullandığını gördük. Özellikle kriz durumlarında sosyal medya sahadan hızlı bilgi akışını -kaotik bir şekilde olsa da- sağlayabiliyor. Öte yandan Türkiye’deki ana akımı oluşturan diyebileceğimiz, çok izlenen kanalların kötü sabıkası ve lineer anlatımıyla sınıfta kaldığı ortada.

Bir de gazeteciliğe neden ihtiyacımız olduğundan bahsetmek isterim. Cüneyt Özdemir’in Hatay’daki bir yayını sırasında bir sağlık görevlisi bölgeye Ankara’dan depremin ilk gününde geldiğini ve ilk günden beri Cüneyt Özdemir’in YouTube yayınlarını izlediğini söylüyor. Bu şu yüzden önemli, bu kişi formal ya da informal haberleşme ağı olduğunu düşüneceğimiz bir devlet kurumunda, Sağlık Bakanlığı’nda çalışıyor. Buna rağmen etrafında olan olayların ne olduğundan haberdar olabilmek için YouTube’dan bir yayın izliyor ve bu gazeteciye teşekkür ediyor. Yani normal dönemlerde bile mahallemizde, belediyemizde, ilimizde neler olduğunu anlamak için olayları bize düzgün bir şekilde anlatan, bilgileri ve olguları toplayan gazetecilere ihtiyacımız var. Tabii ki zaman içinde Türkiye’de devlet ve sermaye baskısıyla gazetecilik aşındırıldı, ama farklı olaylar bize gazeteciliğe ve düzgün, özgür bir medya ortamına ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu anımsatıyor hep.

Ahmet Hakan CNN Türk’te ekranı ortadan ikiye böldürüp iki farklı şehirde enkaz altındaki depremzedeyi yarıştırırken (!), askerin daha büyük sayılarda ve çok daha erken mobilize edilmiş olması gerektiğini Twitter’dan duyduk. Instagram ve Tik Tok’ta yardıma ihtiyacı olan insanlar seslerini duyurmaya çalıştı. Sorunlar anlatıldı. Bu açıdan çok önemliydi. Ama bir taraftan da yanıltıcı bilgiler, uydurma adresler, yalan haberler ya da insanları örneğin Suriyelilere karşı nefrete iten, sorumsuz paylaşımların da çok hızlı yayılan orman yangınları gibi dağıldığını da gördük.

Yani burada her şeyden önce kendi imajını düşünen, hakikati sürekli yukarıdan alınan kararlarla değiştirmeye çalışan bir devlet olduğu malumumuz. Ama bir taraftan da sosyal medyada ne oluyor? Twitter’ın ve TikTok’un -o daha az konuşuldu- on iki saat boyunca, insanlar yardım çığlıklarını sosyal medyadan duyurmaya çalışırken yasaklanmış olması, boğazının sıkılmış olması en basit ifadeyle çok korkunç. Ama aynı zamanda da bu platformları da aldıkları karar ve tutumlar üzerinden eleştirmek, takip etmek gerekiyor.

Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcısı ‘Birtakım taleplerimiz oldu Twitter’dan’ diye bir açıklama yapmıştı. Bunun üzerine Türkiye’deki Twitter engellemesinin yakında kalkacağını da doğrudan Elon Musk tweetlemişti. Yani bu işin Twitter tarafında da çok yukarılarda konuşulduğunu görüyoruz. Ve bizim sosyal medya platformlarına ifade özgürlüğünü koruyup korumadıklarını ve yalan haberlerin ya da nefret söyleminin yayılmasına olanak sağlayıp sağlamadığını sormamız gerekli. Bunun için yeterli sayıda personel çalıştırıyorlar mı? Özellikle İngilizce dışındaki dillerdeki kaynak eksikliklerinin ayrıca konuşulması gerekiyor. Biz tabii ki yasakçı, engellemeci devlet aklıyla ilgili eleştirilerimizi yaparken bizim üzerimizden tonlarca para kazanan dijital platformları da sorgulamamız gerekli. Düşünsenize bu kargaşanın arasında Twitter etkileşimi ne kadar arttı ve normal bir zamana göre bize ne kadar fazla reklam göstermiş oldu? Bizim üzerimizden bu kadar para kazanan platformların haklarımızı korumak için neler yaptığını da konuşmak lazım.

‘MERKEZİ VE OTOSANSÜRÜ BİR ARADA GÖRDÜK’

İlk söylediğinizle ilgili ekleme yapmak isterim. Dijital mecralardaki yayınlar kadar, muhtemelen televizyon daha da çok izlendi. İnsanların farklı seslere ne kadar ihtiyaç duyduğunu da gösteriyor verdiğiniz örnek. NTV’de muhabir Yağız Şenkal canlı yayındayken bölgeden bir vatandaşla konuşurken sesinin kesildiğini gördük. Hadi onu merkezden yaptılar, diyelim ki o merkezi bir sansür; ama Show TV muhabirinin eleştiri içeren bir söz duyduğu anda mikrofonunu çekmesi içselleştirilmiş, otosansüre örnekti.

Halil Nalçaoğlu: Bu sahadaki habercinin halet-i ruhiyesi, yaptıkları, yapmadıkları ya da stüdyoda da olabilir; iki isim öne çıktı. Bir tanesi bu Mehmet Akif Ersoy’un yaptığı Habertürk’te kamera ışıklarını kapattırmak. Bence çok etkileyici bir performanstı. Çünkü yine bizim olayı algımızı belirleyen bir çerçeveyi, ışığı, ortadan kaldırdı. Kamera ışıkları açıkken orada böyle pırıl pırıl konuşuyor insanlar. Böylece işin çok çok önemli bir boyutunu görmemiş, algılamamış oluyoruz. Algılamadığımızı ancak ışıklar kapatılınca fark ediyoruz. Mehmet Akif Ersoy bir anda o korkunç karanlık gerçeğini, deprem bölgesinde elektrik olmadığı gerçeğini, yani söylem dışı bir gerçeği bizim gözümüzün içine sokmuş oldu. Bence çok iyi bir hareketti.

Bir de Dilara Gönder var istifa eden Show TV’den. Dilara Gönder de konuğuna da fazla söz hakkı vermeden isyan etti canlı yayında. Ve sonra da istifa etti, ‘istifa ettirildiği’ yazıldı, çizildi. Bilemiyorum iç yüzünü. Bir önceki örnekteki gibi gene söylem dışı bir durumu, belki bilinçli olmasa da, öfkeyi algı evrenimize sokuverdi. Burada da demin senin söylediğin gibi devlet tarafından çizilen çerçevenin dışına çıktığı için tahammülsüzlükle karşılandı ve kurumundan ayrılmak durumunda kaldı. Yani böyle iki ilginç örnek yaşandı. Öte yandan bunlar sanırım istisnai örneklerdi. Kural olan, ‘devletimiz çalışıyor’ söylemi öyle değil mi? Devlet herkese daha birinci günden ulaştı. AFAD’ın açıklamasında biliyorsunuz. İlk gün her enkaza ulaşıldığı ifade edildi. Gerçekleri çarpıtmak, yanlış ya da eksik yansıtmak böyle durumlarda çok tehlikeli. Çünkü iki gün bölgeye gidilemediği bilinen bir gerçek artık. Yani çizmesi beklenen çerçevenin aslında bayağı çizildiğini düşünüyorum ben. Ulusal kanallar nezdinde yani.

Bir not daha ekleyeyim ondan sonra bırakayım sözü. O da belki bizi kutuplaşma konusuna götürecek. Ben muhalif olarak tarif edilen kanalları daha fazla izleme eğilimindeyim. Bu kanalların gerçekten de daha iyi olmalarını beklerdim. Beklerim yani. Çünkü bir tarafa bakıyorsunuz, yani terazinin bir kefesinde her şey çok iyiye gidiyor. Devletimiz güçlü, halledeceğiz, yaraları saracağız retoriği. Öbür tarafta ise her şey çok kötü. Devlet genel olarak, amiyane tabirle, ‘çuvalladı’. Bütün her şey bundan ibaret. İşte her şeyin sorumlusu ‘siyasal iktidar’ retoriği. Her ikisinde de doğru boyutlar olabilir. Burada pek çok toplumsal durumda olduğu gibi aslında grinin farklı tonları söz konusu. Görevini yapmayan, ihmal eden yasalar karşısında sorumludur elbet, buna bakılır. Ama benim burada dikkat çekmek istediğim konu toplumsal kopuş. Aradaki boşluk. Bu da çok rahatsız edici. Bu da kayda geçmesi gereken bir şey gibi geliyor bana.

YARIN: Deprem ve çocuklar, afet pornografisi..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir